04 Mayıs 2005 Çarşamba
TÜBİTAK YASASININ 8. MADDESİ ÜZERİNE
BAŞKAN - Buyurun Sayın Altay. (CHP sıralarından alkışlar)
CHP GRUBU ADINA ENGİN ALTAY (Sinop) - Teşekkür ediyorum Sayın Başkanım.
Sayın Başkan, değerli milletvekili arkadaşlarım; TÜBİTAK yasasını dün saat 15.00'ten beri görüşüyoruz. Dün, 7 nci maddesine kadar gelebildik, bugün, 8 inci maddeden itibaren devam edeceğiz.
Ben, peşinen, hükümetimizin şu anlayıştan vazgeçmesini temenni ve tavsiye ediyorum: "Parayı ben veriyorsam, ben yönetirim" anlayışından, iktidarımızın ve hükümetin bir an önce kurtulması lazım. Kaldı ki, hükümetin verdiği para da, kimsenin babasının parası değildir. Dün, AKP Grubu adına konuşan arkadaşlarımız, burada, öyle bir tablo çizdiler ki, sanki, kırkbir yıllık TÜBİTAK'ın son ikibuçuk yılına kadar, TÜBİTAK'taki herkes yatmış, uyumuş, son ikibuçuk yıldır, TÜBİTAK harikalar yaratmış. Böyle bir şey yok.
Biraz sonra bunlara değineceğim; ancak, ben, bu bilimsel konuyla ilgili olarak çok değerli, çok önemli bir devlet adamının, bu gibi konulara nasıl baktığını, müsaade ederseniz okumak istiyorum. Bu, çok önemli, her gün önemi daha da anlaşılan, değeri daha da anlaşılan ve her gün daha çok özlenen çok büyük devlet adamı, bakın, bu konuda 70 yıl önce ne söylemiş: "İlim ve sosyal bilim dalındaki işlerde ben emir vermem. Bu alanda, isterim ki, beni bilim adamları aydınlatsınlar. Onun için, isterim ki, siz, kendi ilminize, irfanınıza güveniyorsanız bana söyleyin, sosyal bilimlerin güzel ve yapıcı yönlerini gösterin; ben de sizi takip edeyim." Bunu diyen, bu Parlamentonun, bu devletin, cumhuriyetin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk. 70 yıl önce Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün bilime, teknolojiye, sosyal bilimlere bakışına bakıyorum; aradan 70 yıl geçtikten sonra, ülkeyi yöneten siyasî iktidarın "bunun parasını ben veriyorum, istediğim gibi şekillendiririm" gibi mantıksız bir anlayış içinde olmasından, doğrusunu isterseniz, hiçbir şey anlamıyorum.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; benim doğduğum yıl kurulmuş TÜBİTAK, 278 numaralı bir kanunla ve yapabildiğim kadarıyla, tetkik edebildiğim kadarıyla, inceleyebildiğim kadarıyla, kuruluşundan, 1963 yılından bugüne kadar da her geçen gün kendini geliştirmeye çalışmış; ancak, TÜBİTAK, iktidarınız döneminde kasıtlı olarak tıkanmış ve kurumsal yapısı maalesef deforme olmuştur. Kurumun normal süreci, sıra sayıda karşı oy yazımızda da belirttiğimiz gibi, son iki yıldır maalesef işletilememiştir. Kanun teklifinin gerekçesinde, TÜBİTAK'ın müspet bilimlerle faaliyet alanını sınırladığı ve bunun da bilim ve teknoloji alanındaki uluslararası gelişmelerle bağdaşmadığı öngörülüyor.
Değerli arkadaşlar, bu getirilen kanun teklifindeki 2 nci maddedeki TÜBİTAK'ın görev tanımı ile 1963 yılında kurulan 278 numaralı Kanunla kurulan TÜBİTAK Kanununun görev tanımlarına, allahaşkına, şöyle bir göz atın; çok ciddî hiçbir farkın olmadığını göreceksiniz. Bunlara gerek yok. Niyet, bizce malumdur ya da biz, öyle düşünüyoruz. Niye böyle düşündüğümüzü de biraz sonra söyleyeceğim.
Şimdi, sizin ikibuçuk yıldır kamuda kullandığınız tasarruflara baktığımız zaman, yaptığınız her işle ilgili, getirdiğiniz her meseleyle ilgili olaya kuşkulu, temkinli ve tedbirli olmamız bizim için bir mecburiyet.
Arkadaşlar, hastane müdürlüğüne bir imamı atayan bir iktidarın, devletin en üst memuru olan Başbakanlık Müsteşarının laik demokratik cumhuriyetin nitelikleriyle ilgili yazdığı makalelerin sonucu olarak sizin yaptığınız her atamadan bizim kuşku duymamız, endişeye kapılmamız gayet normaldir. Sizin de, bizim de bildiğimiz gibi bu teklifi getiriş sebebiniz bellidir; bunu, millet de bilmelidir. Bizce bu teklifle amacınız, bütün kurumlarda olduğu gibi, TÜBİTAK'ta da bir siyasal kadrolaşmaya zemin ve imkân hazırlamaktır. Bu kanun teklifini arkadaşlarımız o kadar aceleyle hazırlamış ki, bu ilk gelen, komisyona gelen teklifi okuduğunuzda TÜBİTAK Bilim Kurulunun kaç kişiden oluştuğunu anlamak için en az 5 defa okumanız lazımdı. Komisyonda Cumhuriyet Halk Partili sözcüler, bizler, bunu uyardık; komisyondan geçen şekline TÜBİTAK Bilim Kurulunun 14 kişiden oluştuğu böyle eklenmiş. Bu kadar, ayrıntısına, aslında, ciddî anlamda bakılmamış bir tekliftir. Belki, teklif sahibi arkadaşımız, benden sonra gelip kendince bir şeyler söyleyebilir. Bu kadar ciddî bir teklif getirdiniz de, kurulun kaç kişiden olduğunu bile yazmayı ihmal ettiyseniz, bizim için bu teklifin bir ciddiyeti, bir önemi kalır mı; gayet tabiî, kalmaz. Bu da gösteriyor ki amaç bellidir, niyet bellidir.
Benim üzerinde söz aldığım 8 inci madde, TÜBİTAK'ın adının bir kelimesini ibare olarak değiştiriyor; yani, Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu yerine, Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu yapıyor. Aslolan, kurumun kuruluş amacı ve görev tanımıdır. Gerek kurumun kurulduğu tarihteki kuruluş amacı ve görev tanımı gerekse sizin getirdiğiniz teklifteki kuruluş amacı ve görev tanımında çok ciddî bir nüans yoktur. Bu kurum, bilgi üreten bir kurumdur. Bu kurum, teknoloji üreten bir kurumdur; ama, kurumun her alandaki faaliyeti, kurumun her alandaki süreci tümüyle teknik bir süreçtir. Bunun da bilinmesi lazım. Kelimeleri değiştirerek içeriği değiştiremezsiniz. Zaten içerikle ilgili bir sorunu yok bu teklifin. Bu teklifin sorunu, TÜBİTAK'ın Bilim Kuruluna kimlerin atanacağıyla ilgili, kimin atayacağıyla ilgili. Dün ben çok garipsedim; AKP Grubu adına bir arkadaşımız çıktı "biz siyasî irade olarak risk alıyorsak, TÜBİTAK'a da müdahale ederiz" dedi. Ne kadar abesle iştigal. Siyasetin bilime müdahale etmesi, sadece ve sadece diktatörlüklerde olur, Nazi Almanyasında olur, Mussolini İtalyasında olur. Böyle laik, demokratik, çağdaş bir cumhuriyette, kuvvetler ayrılığı prensibinin olduğu bir parlamenter demokraside siyaset bilime müdahale edebilir mi?! Fevkalade yanlış. Çok üzüldüm, bir parlamenterin burada çıkıp "biz siyasî iradeyiz, biz buna müdahale ederiz, risk alıyoruz" demesinden çok üzüldüm, hiç doğru bulmadım. Herkes kendi işin yapacak. Bırakın, bilimi, bilim adamları yapsın. Yani, onlar bir şey yapmış da siyaset bunu engellemiş mi; asla!
Yine, bu teklifle, TÜBİTAK Bilim Kurulu üye sayısını 12'den 14'e çıkarıyoruz; yani, 12+1'den 14+1'e çıkarıyoruz ve 7 tanesini Başbakan, 4 tanesini Bilim Kurulu, 1 tanesini YÖK, 2 tanesini de TOBB atıyor. Burada iki tane sakatınız var. Bu atama şeklinin iki sakatı var. 7+1 Başbakan; kurum siyasallaştı. Bilim üreten 71 tane üniversitemiz varken ve bunların hepsinin üst şemsiyesi YÖK varken, YÖK 1 tane atıyor, Odalar ve Borsalar Birliği, yani, tüccarlar 2 tane atıyor. Kurum ticarîleşti; mantığınız da bu zaten. Kurumu önce siyasallaştırmak, o pencerede de ticarî bir portföy geliştirmek. Bunu da doğru bulmuyoruz; bu da yanlıştır.
Dün, yine bir AKP sözcüsü "TÜBİTAK'ı dünyadaki emsalleriyle mukayese etsinler" dedi buradan. Ya, arkadaş, bunu söyleyen arkadaşımız, hakikaten, böyle bir mukayese yaptı mı?! Edin o zaman, bir ciddî bakın. TÜBİTAK, yani, Türkiye'yi gereksiz yere 41 yıl, benim yaşım kadar işgal etmiş bir kurum mu demek istiyor bu arkadaşlar? Kesinlikle böyle bir şey yok.
Yine bir AKP sözcüsü, bana göre çok vahim bir şey daha söyledi "Türkiye'nin yakaladığı trende bazı kurumlar ayak uyduramazlarsa gereği yapılır" dedi; yani, bunu böyle söyleyeceğine, ondan önce bir AKP'li arkadaşın söylediği gibi "biz, siyasî iradeyiz, istediğimizi yapıyoruz kardeşim" diye düz söyleyin. Ne alaka şimdi?!. Türkiye bir trend yakalamış, TÜBİTAK bunun gerisinde kalmış; kalır tabiî, TÜBİTAK, Türkiye'yi iki yılda 80 milyar dolar ek borca niye soksun?! Yani, iki yılda, TÜBİTAK, milleti canından niye bezdirsin?! Yani, iyi ki gerisinde kalmış, iyi ki bu trende ayak uyduramamış; yazık olurdu yoksa.
Yine, dün, bana göre, çok gaf yaptı bazı arkadaşlarımız. "Üniversiteler nerede, dünya bir yere gidiyor, üniversiteler nerede" diyor, peşine de ekliyor "bu çağdışılıktan kurtulacağız." Yani, arkadaşımızın söylediği cümleden, üniversitelerimiz, Türkiye'de çağdışılığın sebebi, odağı gibi bir anlam çıktı, aynen böyle çıktı. Bu da, bana göre, sakat bir anlayış.
Arkadaşlar, üniversitelerle kavga eden, sivil toplum örgütleriyle kavga eden, sendikalarla kavga eden, Yüksek Yargıyla kavga eden bir iktidarın, ülkeyi esenliğe çıkarması söz konusu değildir. Milletin size verdiği, Seçim Kanunundan doğan bir şeyle size verdiği bu çoğunluğu bana göre daha makul bir şekilde değerlendirmeniz lazım. Demokrasi demokrasi de, şimdi, parlamenter demokrasi tıkanmıştır. Bir yıl önce söylemiştim, yasama, yürütme, yargı... Yürütme yasamayı by-pass ediyor, yasama da yargıyı by-pass ediyor. Ne kalıyor geriye; yürütme. Evet, Büyük Atatürk bir söz söylemiş, demiş ki: Muhakkak ki, icra eden, karar verenden daha kuvvetlidir; ama, bu sözden de yola çıkarak biz icrayız, yargıya çok gerek yok, yasamaya çok gerek yok gibi bir anlayışa da düşmemek lazım. Orada Büyük Atatürk'ün kastettiği çok daha farklıdır; devlet yönetiminin pratikteki, günlük hayattaki uzantısıyla ilgilidir. Bunu da birbirine karıştırmamak lazım diye düşünüyorum.
Değerli arkadaşlar, çağdaş demokrasilerde kurumlar hukukun üstünlüğü ilkesine dayalı olarak şekillenir. İdarî ve malî özerklik bazı kurum ve kurullarda olur. İktidarlar da bu kurum ve kurullara sadece yardımcı olurlar. Bu kurumlar, şeffaflık ve hesap verebilirliği olan kurumlardır. Burada da bu işe dikkat etmediniz.
Akademik özgürlük, bilim adamlarının çalışma, üretme alanlarına karışılmamasını gerektirir; dünyanın her yerinde böyledir; dolayısıyla, üretimde ve çalışmalarında bağımsız olan akademisyenler siyasilerle ilişki kurmak gibi bir gayret içinde olmazlar. Bilim üreten, ürettiği bilimle, ürettiği teknik, teknolojiyle 7 milyar insana, dünyanın bütün insanlığına belki de çok büyük hizmetler sunacak bir bilim adamının, bir siyasî yetkilinin önünde el pençe divan durarak, ondan himmet, delalet bekleyerek bu bilim kurullarının başına geçmesi ya da bu bilim kurullarında bilim üretmek durumuyla karşı karşıya kalması bir büyük utançtır; bilim adına, bir büyük utançtır.
Bu yaklaşımınızla siz iktidar mensupları, akademisyenlerin en kutsal alanı olan özerkliğine bir hançer daha vuruyorsunuz. Yani, bu işi siz, okul müdürü atar gibi, müsteşar atar gibi, millî eğitim müdürü atar gibi düşünüyorsunuz; ama, bunlar çok farklı şeyler. TÜBİTAK'tan bahsediyoruz, bilim üreten, teknoloji üreten bir kurumdan bahsediyoruz. Kırk yıl, elli yıl süren araştırmalar var, bunların kesintisizliği gerekir; bunlara iktidar tarafından müdahale kabul dahi edilemez. Yani, korkarım ki, ilçe başkanlarınız istemeyecektir; ama, AK Parti il başkanları, yarınlarda bakanlarımızdan TÜBİTAK'a şunu da atayalım diye tavassuta bulunacaklardır; bu bizim cemaatten, bu bizim arkadaşımız, bu bizim particimiz diyecekler. Böyle bir TÜBİTAK'ın Allah aşkına kime ne hayrı olur!
Bir taraftan Avrupa Birliği standartları diyorsunuz, çok ciddî size katkı veriyoruz.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Sayın Altay, 1 dakikalık süre içinde konuşmanızı tamamlayınız lütfen.
Buyurun.
ENGİN ALTAY (Devamla) - Avrupa Birliği uyum süreci çerçevesinde, biz elimizden geleni yapıyoruz; ama, Avrupa standartları deyince toplumsal dönüşüm akla gelir, insanı ön plana çıkaran felsefe akla gelir, emeğe saygı akla gelir, hukuka saygı akla gelir ve bilime saygı akla gelir. Avrupa bilime saygı gösterdiği için, Amerika bilime saygı gösterdiği için, Japonya bilime saygı gösterdiği için az zamanda çok ve büyük işler yapmışlardır.
Değerli arkadaşlar, korkarım ki, istenilen yapı değişiklikleriyle birlikte bu böyle geçerse, TÜBİTAK Bilim Kurulumuz deneme, sınama, araştırma yerine istiarelerle bilim üretecektir ve korkarım ki, bu yasa gerçekleşirse, bir gün TÜBİTAK'ın nazarın bilimsel bir gerçekliği olduğunu ispat ve iddia ettiğini de göreceğiz.
Yüce Heyeti saygıyla selamlıyorum. (CHP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Altay.